Reklam
Korku İmparatorluğunda Bilgi İnşa Etmek - Yarışma Makalesi 18
(763 - CDAJAXVOTE_VOTE_COUNT)
Bilgiyi geliştirmek, bir buluşu hayata geçirmek iğneyle kuyu kazmaya benzer. Patentin  teşvik edilmesi için merak ve araştırma ruhunun

bireylere aşılanması gerekir.
Öncelikle insanların buluşçu olma arzusunu harekete geçirmelisiniz.Bu işin de temeli eğitimdir. İyi verilmiş bir eğitim toplumdaki insanları araştırma yapmaya iter. Buluş yaratmanın yolu meraklı olmaktan geçer. Bu noktadan hareket edersek, gerçekten patent sorununa doğru bir perspektiften bakmış oluruz. Yaratıcılık ise daha çok yüksek zeka ve eğitim düzeyinde insana sahip olmayı gerektirir. Eğitilmemiş ya da eğitilmiş ama işsizliğe terkedilmiş, en kötüsü de dünyadaki teknolojik ve bilimsel gelişmelere ilgi duymayan insanların arasından yeni buluşçular çıkmaz. Genelde buluşçu toplumlar refah seviyesi ve yaşam standardı yüksek olanlardır. Mesela dünyada patent denince ilk akla gelen ülke İsviçre’dir. Kişi  başına düşen geliri en yüksek olan ülkeler aynı zamanda buluşçular cennetidir. Bu ülkelerde yaşayan insanlar zaten doğuştan potansiyel buluşçudur.

Hemen herkesin gerçekleştirmek istediği bir hayali vardır. Adına ister insanlığı kurtarmak deyin ister buna dünyayı değiştirmek; her insan bir şey icat etmek ister. Mühendisler, bilim adamları, doktorlar, sekreterler, öğrenciler, sanatçılar, avukatlar, çiftçiler ya da müzisyenler, hepsinin de bir gün patentine sahip olmak istediği farklı türden bir buluş hayallerini süsler. Kimileri bu hayallerin peşinden gider, kimileri de hayatına devam eder. Ama bir şey var; öyle yaratıcı fikirler çıkıyor ki, akıl almaz, ulaşılmaz ve muhteşem... İşte o fikirler günün birinde yeni buluşlara ve teknolojilere dönüşebiliyor.
Tepelerin, karşımızda uzanan dağların ardında neler olduğunu merak etmek; bir şeyin nasıl çalıştığını anlamaya çalışmak; daha önce hiç kimsenin keşfetmediği yerlere gidecek kadar maceraperest olmak; yani öğrendiklerini yeni bilgiler ve yeni teknolojiler yaratmada kullanmak, her şeyden önce araştırmacı ve meraklı bir kişiliğin bünyesinde toplanan en önemli özelliklerdir. Buna benzer özelliklerin ortaya çıkması elbette buluşçu adaylarının elverişli bir sosyal ortamda ve uygun koşullarda yaşamasına bağlıdır. Yaşam standardı yükseldikçe buluşçuların sayısı da artar. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde, neredeyse yakın zamana kadar, bu saydığımız buluşçu özelliklerinin hiçbiri görülmüyordu. Aslına bakarsanız sosyo-ekonomik düzey son derece düşük olmasına  rağmen, Türkiye’de buluşçuların girişimcilik ruhu hala yerinde duruyor.

Yaratıcılığın önündeki bir başka engel ise sosyal koşullardır. Bütün araştırmalar sosyal desteğe gereksinim duyar. Buluşçu  insanlar araştırmaya ve entelektüel meraka değer veren toplumlardan çıkar. Kral Ferdinand ve Kraliçe İsabella destek olmasaydı, Kolomb Amerika’yı keşfedemezdi. ABD otuz yıl boyunca parasal destek vermeseydi, İnternet kurulamazdı.
Buluşçuların yeni bilgiler elde etme arzusuna gelince, bu dürtü  tarih boyunca varolmuştur. Yeni bilgiye ulaşma arzusu Avrupa’da yokken, özellikle İslam dünyasında ve Çin’de güçlü bir şekilde vardı. Matematiği ve bugün kullandığımız sayılar sistemini Araplar bulmuştur. Orta çağın sonunda, Avrupa bu bilgilere ancak Arap bilginler aracılığıyla ve Aristo, Platon gibi düşünürlerin çalışmaları sonucunda ulaştı. İslam dünyası ve Çin bin yıl boyunca insanlığın bilgi merkezi oldu. İkinci bin yılın sonlarına doğru ise her şey tersine döndü. Avrupa’da Rönesans hareketleri başladı. İslam dünyası ve Çin’de bilginin gelişimi birdenbire durdu. Bundan sonra bilginin gelişimi, buluşlar, teknolojideki liderlik, mühendislikte yaşanan ilerlemeler, Nobel ödülleri, alınan patentler ve Ar-Ge  çalışmalarındaki başarılar hep Batı’ya ait olacaktı. Bugün hala bilimsel ve teknolojik gelişmeler Avrupa aracılığıyla gelişmekte olan ülkelere ulaşmaktadır.

Buluşçuluk aykırılığı ve kalıpları kıran bir girişimciliği gerektirse de, aslında doğası gereği sosyal bir faaliyettir. Başta buluşçuları ateşleyen merak olsa da, büyük buluşlar her zaman ve her koşulda pahalı bir ekip çalışmasının ürünüdür. Patent ise buluşçulukta son safhadır. Öncelikle varolan bilgi ve teknolojiyi ilerletmek için Ar-Ge çalışmalarıyla işe başlanır. Gerekli yatırımları yapmazsanız Türkiye’de olduğu gibi sizin buluşçunuzu başka ülkeler kapar. “Parayı veren düdüğü çalar” atasözü bu patent olayını tek bir cümleyle özetler. Bazı ülkeler patent konusunda çok istekliyken, bazıları değildir. Bunun nedeni yapılacak yatırımın miktarının belirsizliğidir. Türkiye’de devlet ya da şirketler harcamalarının büyük bir bölümünü bu etkinliklere ayırmak istemez. Ar-Ge bugün  dahi ABD harcamalarının yarısından fazlasını oluşturmaktadır. Bu yüzden Amerika süper güç ve dünyaya hükmediyor. Japonya için de durum pek farklı sayılmaz. Araştırma ve geliştirme çalışmalarının yanında askeri harcamaların sözü bile edilmez. ABD araştırmaya astronomik paralar ayırırken, Japonya ise varını yoğunu geliştirmeye harcar. Japonya’da Ar-Ge’nin yüzde 75’ini sanayi finanse eder. Amerika’da Ar-Ge’nin en büyük destekçisi devlettir. Amerika’nın harcamaları diğer ülkelerinkinden çok daha fazladır. Maalesef gelişmekte olan ülkelerin çoğu Ar-Ge’ye pay ayırmaz. Ayırsalar bile, bu oran bir Ar-Ge tabanı oluşturup sürdürme ihtiyacını karşılamaz. Sırf Ar-Ge’ye pay ayrılmıyor gibi eleştiriler gelmesin diye, bilimsel ve akademik çevrelerin ağzını kapamak için komik diyebileceğimiz bir oranda harcama yapılır. 

Yeni buluşların faydası ve öneminin anlaşılabilmesi genelde uzun zaman alır. Buluşların işe yarar hale gelmesi teknolojik yeterliliğe sahip, iyi eğitilmiş bir işgücüne bağlıdır. Eğer uzmanlaşma yani profesyonelleşme olmazsa Ar-Ge çalışmaları baştan iflas eder. Buluşlar faaliyete geçmeden ortada kalır. Torpil ve kayırmacılığın olduğu yerde bir uzmanlaşmadan söz edilemez. Bu durum her önüne gelenin istediği mesleği yapmasına yol açar. O alanda eğitim alanlar işsiz kalır. Aslında ilk olarak Türkiye’de “meslek patenti” ile meslek haklarını güvence altına almak lazım. Bu yapılmadığı takdirde herkes birbirinin alanına gözünü diker. Kendi işini yapmak istemez. Eğer bir yasal düzenlemeyle meslek hakları korunursa, o zaman kimse canının istediği mesleği yapamaz. Beyin göçü, eğitimli ve donanımlı üniversite mezunlarının işsiz kalmasından kaynaklanır. Türkiye’deki iyi eğitimli mucitlerin ve dahilerin ABD’ye taşınmalarının nedeni de budur. Her şeyin ötesinde buluşçuların beyin göçünün maliyeti yüksektir. Ne acıdır ki, buluşlarını kendi ülkelerinde pazarlayamayan bu mucitler, başka ülkelere altın tepsiyle sunulmuş olur. Bizim gibi gelişmekte olan ülkeler bunun faturasını muazzam zararlar ederek öderler. Buluşçuların göçü aynı zamanda patent haklarının da göçü anlamına gelir. Bilginin servetin anahtarı olduğu bir dünyada, neden bu değerli anahtarları başka ülkelerden önce bulup sahip çıkmıyoruz?
Bilgiye dayalı kalkınma işsizlerin de umudu olacaktır. Bugün teknoloji entelektüel mülkiyet haklarını daha önemli hale getirmiştir. Geçimini entelektüel mülkiyeti koruma hakkı sayesinde sağlayanların sayısı hiç de az değildir. Uygulanabilen, satılabilen ve gelir elde edilen entelektüel mülkiyet haklarının belirlenmesi gerekir. Tarımda ve sanayide teknolojik ilerleme sağlayan bir buluşa imza atanlar, nasıl ki buluşlarını satabiliyor ve mülkiyet haklarına sahip olabiliyorsa, aynı şekilde entelektüel mülkiyet haklarını da kapsayan bir sistem kurulmalıdır. Elde edilecek kazançlar garantiye alınmazsa, hiç kimse Ar-Ge’ye gerekli yatırımları yapmaya yanaşmayacaktır. Patent sisteminin sınırları hukuksal açıdan buluşçuları pek iyi koruyamıyor. Patent almayı zorlaştıran ve içinden çıkılmaz hale getiren konu, patent sisteminin kararlarının hangi temele dayandığıdır. Varolan bir buluşa katkı niteliğinde sayılabilecek buluşlar da sıkça tartışılmaktadır.
 
Neyin entelektüel mülkiyet sayılacağı ya da neyin patent olarak kabul edileceğinin yeniden düşünülmesi gerekir. Nelerin patenti alınabilmelidir? Örneğin kanser tedavisinin bir ülkenin ya da şirketin eline geçmesini kimse istemeyecektir. Genetik alanında insanların klonlanıp bunun patentine sahip olunmasına da izin verilmeyecektir. Öte yandan, hastalıkların tedavisinin bulunması için biyolojik araştırma yapan şirketlere insanların parçalarına sahip olma hakkı verilmesi de mümkündür. Yoksa Alzheimer gibi hastalıkların genetik tedavisinin bulunması için yapılması gereken araştırmaları hiç kimse finanse etmeyecektir. Genetik hastalıkları tedavi eden teknikler ayrıca insanları daha uzun boylu, daha zeki ve daha güzel yapmayı da sağlayacaktır. Hastalıkları iyileştiren genetik malzemelerin patenti genetik tedavilerin patentinden ayrı tutulamaz. Neyin patentine izin verilip neye verilmeyeceğinin sınırını koymak son derece güç olacaktır. Her birine  ayrı bir tür patent verilmesi şarttır. Hayvanların, bitkilerin yahut insanların doğal özelliklerini değiştirecek yeni biyolojik bir buluşla, varolan bir biyolojinin işlevine dair bir buluş aynı değildir. Patent her iki alanda farklı değerlendirilmelidir.

Ar-Ge çalışmalarında, genellikle araştırma söz konusu olduğunda sistemden bedava yararlanmak için muazzam gerekçeler ve bin bir türlü bahaneler vardır. Bırakalım büyük buluşları ve teknik ilerlemeleri başkaları finanse etsin ve biz sadece paramızı kısa vadede kar edeceğimiz geliştirmede kullanalım. Ülkeler arasında bile, artık işin bedavacılığına kaçıp bu araştırmaları başka bir devlet yapsın diye bekleme eğilimi ortaya çıkmıştır. Bu eğilim ekonomik alanda bedavacılığın risklerinin çok düşük olmasından kaynaklanmaktadır. Her zaman kopya çekip, taklit ederek ilerlemeye yetişmeniz mümkün olduğu için  paradan tasarruf ederek geride kalmanın riskleri feda edilebilir. Çünkü ağır bir bedeli ya da kaybı yok. Ancak dünyadaki bütün devletler Ar-Ge sisteminde bedavacılık yapmaya devam ederse, bu işin sonu gelmez. O zaman kimse için yeni teknolojiler yeni buluşlar olmaz.
Devletlerin zenginiyle yoksuluyla patent haklarının korunması için uygulanabilir, genel geçer bir fikir mülkiyeti hakları sistemini kabul etmesi zorunludur. Patent hakları korunmazsa uzun vadede güçlü olanın zayıf olanı tanımadığı, sadece güçlüler arasında geçen fikir ürünlerini kapma mücadelesine dönüşecektir.  Dünyada patent haklarına yönelik  organize bir koruma getirilmediği sürece fikir hırsızlığı vahşi bir savaşa dönüşecektir.

Patent haklarını korumada sistemin yapısında sorun yaratan bir sıkıntı daha gündeme gelmektedir. Bu sorunu kısaca imkanların kıt hayallerin sınırsız olması şeklinde tanımlıyoruz. Doğal olarak insanların yeni ürün ve süreçler geliştirmesi için yeni bilgi keşfetme bağlamındaki riskleri, masrafları ve çalışmaları gerçekleştirecek parasal desteğe sahip olmaları gerekir. Şu gerçeği kabul etmeliyiz ki, büyük parasal teşvikler olmadan daha çok yeni bilgi üretilmesini beklemek; bir hayalden öteye gitmez. İmkansızlıklar içinde aynı zamanda maddi sıkıntılarla boğuşan ve sancılı geçen bir bilgi üretme süreci elbette ki parasal  destekle yapılan bir çalışmayla asla kıyaslanamaz.
 
Uygulanmayan veya uygulanamayan patent yasaları ne sağlam bir hukuka, ne de iyi bir teknoloji politikasına imkan tanır. İyi olanlar dürüst oldukları için diğerlerinden daha fazla para ödeyen birer enayi durumuna düşürülmemelidir. Yaygın bir biçimde ihlal edilen yasalar giderek hukuka saygısızlığı ve başka ihlalleri de beraberinde getirir. Patent sistemi seri, verimli ve ucuz bir şekilde hakları belirleyip anlaşmazlıklara çözüm getirebilmelidir. Günümüz patent sistemindeki sıkıntıların çoğu, fikir mülkiyeti haklarıyla alakalı tutarlı, öngörülebilir, hızlı ve ucuz hükümlerin olmamasının yanı sıra hızlı ve ucuz anlaşmazlık çözümlerinin eksikliklerinden kaynaklanmaktadır. Patent sisteminin sınırları değişen ve hızla gelişen dünyaya paralel olarak yeniden belirlenmelidir. Varolan tek boyutlu sistem elden geçirilip daha farklı bir sistem oluşturulmalıdır. Son olarak, ülkemizde fikri ve sınaî hakların tescili yönünde bilinçlenmeye katkıda bulunmak amacıyla, kişilerin patent başvuruları daha fazla teşvik edilmelidir.
Yazar: Kerim Fatih ÇELİK
 
Gazete lan Vermek iin  tklaynz

Marka davalarında hukukçulara ve marka sahiplerine önemli bir kaynak!

adres_kitap

Patentle Kazanmak KitabI ÇIKTI!

SIKÇA SORULANLAR

Uluslararası Tescilin Koruma Süresi Ne Kadardır?
Uluslararası marka tescilinin de koruma süresi on yıldır. Uluslararası Büro, marka sahibine veya vekilin uluslararası koruma süresinin bitiminden önceki altı ay içinde bir hatırlatma yaparak sürenin bitmekte oludğunu bildirir.
 
Madrid Sisteminden Kimler Yararlanabilir?
Uluslararası başvuru; Madrid Protokolü’ne taraf olan bir ülkede gerçek ve etkin sınai veya ticari bir kuruluşu olan veya o ülkede yerleşik olan veya o ülkenin tabiyetinde olan bir gerçek veya tüzel kişi tarafından yapılabilir. Uluslararası tescilin sağlanabilmesi için
Devamını oku...