Reklam
Biz Böyle Gördük, Böyle Büyüdük - Yarışma Makalesi 25
(24 - CDAJAXVOTE_VOTE_COUNT)
Üniversitede alınan eğitim buluşçu olmak için yeterli mi? Patent, buluş sahibinin buluş konusu ürünü belirli bir süre üretme, kullanma, satma veya ithal etme hakkıdır. 

 İnsanları buluşa teşvik etmek amaçlı olarak bir belgeye dayandırılır. Bu tanımdan buluşun gelişme açısından önemli bir şey olduğu anlamını çıkartmamız mümkündür.
2009 yılında alınan verilere bakılacak olursa dünyada en çok patent başvurusu yapan ülke ABD yaklaşık 46 bin başvuru yapmış .  Yine bu verilere göre İngiltere ve Almanya da başvurularda önceki yıllara göre düşüş yaşanmasına rağmen dünyanın en çok patent başvurusu yapan ikinci ve üçüncü ülkeler durumunda (1) (Daha önceki verilerde yine bu ülkelerin isimlerini görmek mümkün. Diğerler ise Güney Kore, Çin, Japonya gibi ülkeler) Bu küresel kriz döneminde (2009 yılı) Türkiye ise yapmış olduğu 371 patent başvurusu ile gelişmekte olan ülkeler arasında en üst seviyelerde. Ancak bu bilgiye bakacak olursak yaklaşık 80 milyon nüfusu olan bir ülkenin tabiri caizse komik sayıdaki patent talebi bizi biraz düşündürmelidir.

Az düşünüyoruz, az çabalıyoruz, az üretiyoruz, kolay vazgeçiyoruz. Ne yeni bir fikir üretiyoruz ne de bir fikri geliştirmeye çalışıyoruz. Her engele takılıp düşüyor, kolay pes ediyoruz. Bir topluluğu, bir milleti bunlarla suçlarken tüm bunların nedeninin yaşantıdan ve sistemden kaynaklandığını da göz önünde tutmakta fayda var. Büyük şehirlerimizde bile fikirleri değerlendirebilecek kurum ve kuruluşlar yokken diğer şehirlerimizde buluş yapan vatandaş ne yapsın? Tabi ki arkadaşlarının, komşularının, ailesinin bu buluşu ile dalga geçmesinden sıkılarak düşüncesinden vazgeçecektir. Ayrıca iş hayatında da İşverenler, çalışanın işçiliğine bakıyor. Niçin fikriyatına önem vermek zorunda olsun ki şeklinde düşünülüyor. Üretmek zor zanaat.
Peki, nasıl büyüdük? Daha mavi önlükler giydiğimiz zamanlarda bile öğretmen tek otoriteydi.  Her şeyi o bilirdi, o yorumlardı. Öğretmenin yanına kendi fikirlerimizle gider, onun fikirleriyle yerimize dönerdik. Şunu da bilgi olarak vermek istiyorum ki; Gauss, dünyanın en ünlü üç matematikçisinden biri olarak anılır, çoğu matematik keşfini 20 yaşından önce bulmuştur. Hatta anlatılan bir hikayedir ki:

Gauss'un ilkokul öğretmeni J. G. Büttner, öğrencilerini oyalamak için 1'den 100'e kadar olan sayıları toplamalarını isteyince, Gauss cevabı birkaç saniye içinde bularak hem öğretmenini, hem de asistanı Martin Bertels'i hayrete düşürür.  Küçük Gauss, sayı listesinin iki zıt ucundan birer sayı alıp topladığında hep aynı sonucun çıktığını fark etmişti: 1 + 100= 101, 2 + 99= 101, 3 + 98= 101, vesaire.  Böylece 1'den 100'e kadar olan sayıların toplamı 50 × 101= 5050 oluyordu.

Ortaokula geldiğimizde bize önerilen tek şey; bir sınav haricinde hiçbir yerde işe yaramayacak bilgileri ezberleyip, rakip olarak nitelendirdiğimiz tüm düşmanları geçmekti. Bu uğurda okullarda ne müzik dersleri işlendi, ne beden derslerine çıkıldı, ne rehberlik adı konulan ders işlendi, ne yabancı dile önem verildi, ne felsefe dersi dinlenildi. Yapmamız gereken tek şey o sınavda çıkacak soruları ezberlemekti. Bu söylediklerim eğitim sisteminin genel sonucudur. Müzik ya da resim derslerine girmiş arkadaşlara imrendiğimi söyleyebilirim. Çünkü nadir kişilerdensiniz. Okulda hiç kimse bize araştırmayı telkin etmedi. Biz sorsak cevabı da belliydi zaten. Hakkını yememek için söylemeliyim ki; bir ara araştırmaya dayalı eğitime geçildi. İnanın ki ne zaman geçildi hiç fark etmedim bile. Sanırım söylemek istediğim şeyi anlatabilmişimdir.

Kafamızda yeni bir sürü hayalle üniversiteye adım attık. Dedik ki kendimize burası üniversite, özgürlüğün, bilimin, araştırmanın sınırları sonsuzluğa ulaşıyor olması lazım burada. Her türlü imkân var. Kütüphanede her türlü araştırma kitapları, bilim kulüpleri, araştırma gezileri var. Hatta ürettiğin fikri değerlendirmek için bir kurum bile vardı, adını bile bilmediğim. Kimse merak edip de gitmezdi zaten. Çünkü biz ne ilköğretimde ne ortaöğretimde böyle şeyler görmedik. O bina ne ola ki? Dedik ki burası üniversite, burada bize hayatımızın sonuna kadar lazım olacak ilmi gösterecekler. Hâlbuki vize, final derken sene sonunda öğrendiğimiz hiçbir şey bizi insani yönden geliştirecek şeyler değildi. Bizi çok yönlü yapacak bilgiler değildi. Bizi düşünmeye sevk edecek şeyler değildi. Biz yine düşünenlerin arkasından gitmek için onların formüllerini, teorilerini, hipotezlerini şöyle bir gözden geçirmiştik. 

Sokağa çıkıp ilk gördüğünüz kişiye sorunuz acaba patent nedir, niçin alınır, nerden alınır biliyor mu? Bir de bu bilgilere ihtiyacı olup olmadığını sorunuz. Cevabı ‘hayır’ ise ona kızmayın. Biz böyle gördük, böyle büyüdük.
Yazar: Metehan GÜNGÖR
 
Gazete lan Vermek iin  tklaynz

Marka davalarında hukukçulara ve marka sahiplerine önemli bir kaynak!

adres_kitap

Patentle Kazanmak KitabI ÇIKTI!

SIKÇA SORULANLAR

Uluslararası Tescilin Koruma Süresi Ne Kadardır?
Uluslararası marka tescilinin de koruma süresi on yıldır. Uluslararası Büro, marka sahibine veya vekilin uluslararası koruma süresinin bitiminden önceki altı ay içinde bir hatırlatma yaparak sürenin bitmekte oludğunu bildirir.
 
Madrid Sisteminden Kimler Yararlanabilir?
Uluslararası başvuru; Madrid Protokolü’ne taraf olan bir ülkede gerçek ve etkin sınai veya ticari bir kuruluşu olan veya o ülkede yerleşik olan veya o ülkenin tabiyetinde olan bir gerçek veya tüzel kişi tarafından yapılabilir. Uluslararası tescilin sağlanabilmesi için
Devamını oku...